Yan Karakter Kerim(2)

Yazının İlk Bölümüne Ulaşmak İçin Tıklayınız.
Gece uyumadan hazırladığı dosyaları müdürün gözlerine tehditkar bakışlar eşliğinde sundu. Müdüre istediği fırsatı vermemenin sevinciyle söylemesi gereken cümleyi başka nasıl söylerim diye düşünerek geçirdi günü. Veysel Efendi’nin getirdiği kahveleri daha bir keyifle içti. Heyecanla iş çıkışını beklemeye başladı. Aynı saatlerde Meliha da mesaisinin bitmesini bekliyordu. Aklında Kerimle buluşmanın dayanılmaz sabırsızlığıyla son müşterilere bekledikleri ilgiyi gösteremedi.
İşleri bittiğinde sürekli buluştukları sahildeki çayevinde buluştular. Her zaman yaptıkları gibi çaylarını hayallerine meze yaptılar. Evliliklerini, çocuklarını, oturacakları evi düşündüler. Kerim oğlunun ilerde büyük bir yazar olacağını koydu çay bardağının yanına. Meliha onu oradan denize atıp kızının iyi bir modacı olacağını koydu biraz önce denize attığı hayalin yerine. Kerim fazla üstelemedi. Hele bir evlensinlerdi gerisi kolaydı. Kız da olsa erkek de olsa kendi canı olacaktı neticede. Kerim hala o cümleyi nasıl söylemesi gerektiğini düşünüyordu. Meliha Kerim’in dalgınlığını fark etse de fazla ses etmedi. Bu role ne kadar önem verdiğini ve o anda onu yaşadığını biliyordu.
İki gün sonra erken kalkıp, annesini uyandırmadan provaya gitmek üzere yola koyuldu. Kahvaltı yapmak geldi aklına. Elini cebine attı. Cebinde yol parası, evin anahtarı ve kalemden başka bir şey bulamadı. Kahvaltıyı pas geçip provaya gitti. İlk sahneden sonra sigarasının bittiğini fark etti. Bir süre dayanmaya çalıştı. Baktı olacak gibi değil utana sıkıla başrolü oynayan Barış’tan bir dal sigara istedi. Yedi yaşından beri başrol oynayanlara gıcık olan Kerim Barış’ı azdan biraz daha çok seviyordu. Gönül borcu vardı ona. Zira onun sayesinde girmişti bu oyuna.
Barışla üniversiteden arkadaşlardı. Kerim işe girdikten sonra eskisi gibi görüşememeye başlamışlardı. Hatta o günden sonra neredeyse görüşmemişlerdi. Ta ki Barış’ın bir iş için Kerim’in çalıştığı yere gelişine kadar. Kerim Barış’ı görünce işinin bir an önce halledilmesi için tüm yetkisini kullandı. Bu arada çay eşliğinde eskilerden konuştular. Kantinde yaptıkları kız muhabbetlerine bir kez daha güldüler. Laf arasında Barış’ın bir tiyatroda oyuncu olduğunu öğrendi. Kerim’e yedi yaşında bulaşan hastalık bir kez daha nüksetti. Bu sefer utanmadan kendisi için bir rol ayarlayıp ayarlayamayacağını sordu. Rol vardı ama öyle büyük bir rol değildi. Kadınla adam kavga ederken –adam Barıştı- elinde tepsiyle bir cümle söyleyip giden bir uşak rolü boştaydı. Olsundu. Kerim sahneye çıksın yeterdi. Kerim rolü kabul ettiğini belirtti ve ayrıldılar. İşte o günden sonra hayatının en önemli cümlesi, adamla kadın kavga ederken araya girip söyleyeceği cümle olmuştu.
Oyundan önceki son provaya bir gün kala yine aynı çayevinde buluştular Meliha’yla. Bu sefer Kerim’in oynayacağı rolden başka konuşacak bir şeyi yoktu. Meliha bu durumdan sıkılsa da pek belli etmedi. Kerim sürekli nasıl oynayacağını, oyunun yıldızı olacağından bahsediyordu. Hatta çok da uzun olmayan rolünü Meliha için on iki değişik şekilde oynayarak onun da fikrini almak istedi. Tam dokuzuncuyu oynuyor ki Meliha’nın abisinin narasıyla rolden çıkmak zorunda kaldı. O panikle durumu açıklamaya çalışan Kerim kekelemeye başladı. Meliha’nın abisi ise onun tersine çok rahat aynı zamanda çok agresifti. Bu abiyle ilk karşılaşma değildi. Kerim’i ilk gördüğünden beri gıcık olan abi daha önce birkaç defa kardeşinin yanında dolaşmamasını tembihlemişti. Kerimse çok şaşırmıştı böyle bir tepkiye. İşte tiyatro hayatındaki ilk gözlemini o zaman yaptı. Bir karaktere çalışırken o karakterin nasıl yetiştiğine dikkat etmek lazımdı. Ayrıca bir abinin kardeşini seven birini sevmeyişi de acayip bir durumdu. Abisi Meliha’yı eve gönderdikten sonra doğal olarak Kerimle baş başa kaldılar. Başlangıçta durumu oyuncu kabiliyetiyle kurtarabileceğini sanan Kerim abinin masaya attığı yumrukla durumun ciddiyeti anladı. Kekelemekten doğru düzgün cümle kuramayan Kerim kaçınılmaz sonla baş başa kaldı. Suratına yediği iki yumruktan sonra yere yığıldı. Fakat abi henüz günlük dayak ihtiyacını karşılamamıştı. Söz konusu kardeşi olunca bu ihtiyaç daha bir arttı. On dakika sonra Kerim bayılmıştı. Ayıldığında evdeydi.
Her prova günü olduğu gibi erken kalktı. Yere bastığında dayanılmaz bir acı duydu ayağında. Bir iki adım attıktan sonra hatırladı Meliha’nın abisinden yediği dayağı. Fakat o dayağın etkisiyle sekerek yürüyordu. Seken ayağıyla biraz geç gitti provaya. Ayağının sekmesini kafasından silip rolüne konsantre olmaya çalıştı. Ve heyecanla sırasını beklemeye başladı. Sahneye girmesinden önceki replik söylendi fakat Kerim hala girememişti sahneye. Zor yürüyordu. Acıyı unutmaya çalıştı. Kendini zorlayarak söylemesi gereken cümleyi söyleyeceği yere kadar geldi. Fakat Kerim’in sekerek geç girmesi sahnenin temposunu düşürüyordu. Bu durumu mizansen sanan yönetmen sahnenin bir kez daha, bu sefer sekmeden daha canlı alınmasını istedi. Ama değişen bir şey yoktu. O ana kadar tıkır tıkır giden sahne Kerim’in girmesiyle yavaşlıyordu. Duruma daha da sinirlenen yönetmen son kez tekrarlanmasını istedi sahnenin. Kerim tüm çabasına rağmen engelleyemiyordu bu gecikmeyi. Yönetmenin sinirli bakışları karşısında terlemeye başladı. Bir kez daha denemek istediğini belirtse de yönetmen sahneyi bir daha almadı. Oyuna bir hafta kala sahne çıkarmak yönetmenin pek tarzı değildi ama oyun zaten uzundu. Günlerdir bir yerleri kırpmayı düşünüyor fakat buna uygun bir yer bulamıyordu. Böylece Kerim’in sahnesini çıkardı yönetmen.
Olmazdı. Kerim aylardır bu cümleyle yatıp aynı cümleyle kalkıyordu. Oynamalıydı. Bu sahneyi ondan daha iyi kimse oynayamazdı. Tek cümlesi olan adamı karakter yapmıştı. Kerim’in açıklamasını bile dinlemeden sonraki sahneye geçildi. Tabi çok sinirlendi hiç sinirlenmeyen Kerim. İlerde büyük oyuncu olduğunda iş için yanına gelmemelerini hoş olmayan cümlelerle dile getirdikten sonra hışımla çıktı tiyatrodan.
Akşama kadar amaçsızca dolaştı sokaklarda. Sürekli oyundaki cümlesi geliyordu aklına. Artık bu cümleden nefret ediyor, onu duymak istemiyordu. Fakat unutmaya çalıştığı an bir yerden sızıyordu o cümle. Ve yönetmenin sahnesini çıkardığı meşum dakikalar. Mahalleye vardığında evi teğet geçerek meyhaneye gitti. O gece çok içti. Artık içki getirmeyeceğini söyleyen Haşim Abi’yle kavga bile etti kavgayı hiç sevmeyen Kerim.
O hafta iki gün işe gitmedi. Diğer üç gün de varlığıyla yokluğu arasında farklılık yaratacak hiçbir davranışta bulunmadı. Hazırlaması için verilen dosyalar üst üste yığılıyordu. İş arkadaşları Kerim’in bu haline hiçbir anlam veremiyordu. Kimseyle konuşmuyor, bırak sırrı ser bile vermiyordu.
Cuma günü arkadaşlarının korku dolu bakışları eşliğinde, erkenden çıktı işten. Paraya kıyarak taksiye bindi. Önce tiyatroya uğradı. Oyunun afişini gördü. Bugün oyunun prömiyeri vardı. Fakat Kerim’in ismi afişin hiçbir yerinde yazmıyordu. Bu sahneye daha fazla dayamadı. Koşar adım Haşim Abi’nin meyhanesine gitti. Haşim Abi’nin ters bakışlarını hiç önemsemeden bir büyük söyledi. Bu gece mezeye lüzum yoktu. Meze niyetine hayal kırıklığını getirmişti yanında. Masasına uğrayanlara hiç yüz vermeden sakin sakin rakısını içti. Düşünmemeye çalışsa da hep o cümle fink atıyordu beyninde, gönlünde. Yönetmenin sahnesini çıkardığı an tekrar tekrar oynuyordu. Fazla kitap okumayan Kerim çok felsefik şeyler düşündü rakının etkisiyle. Rakının insanı istemese de düşündürdüğünü fark etti. Son dubleyi bitirip bir sigara yaktı. Yavaş yavaş, hüzünle içmeye başladı o son dalı. Kafasını kaldırdı, diğerlerine baktı. Neşeyle içen tek bir kişi göremedi. Sıçarım böyle feleğin çarkına diyerek sigarasını bitirmeden, acele işi varmış gibi çıktı meyhaneden. Bünyesinde gereğinden fazla alkol olmasına rağmen hızlı yürüyordu Kerim. Hatta koşuyordu. Ayakları tiyatroya götürdü. Oyun birazdan biterdi. Kaldırıma oturup bir sigara yaktı. Sigaranın yarısını içmişti ki seyirciler çıkmaya başladı oyundan.
Herkes memnundu oyundan. Yorumları duymamaya çalışsa da herkesin memnun ayrıldığı belliydi. Fakat adamla kadının kavga ettiği sahnedeki eksiklikten bahseden yoktu. Oysa ki oyunun kaderini değiştiren sahne Kerim’in olduğu o sahneydi. Kerim sigarayı sigaraya ekleyerek biraz daha bekledi. Biraz sonra neşe içinde oyuncular çıkmaya başladı tiyatrodan. Çoğunun elinde çiçek vardı. Kerim’e çiçek vermeseler de olurdu. O, sahnede olsun yeterdi. En son, keyifle purosunu içen yönetmen çıktı tiyatrodan. Yanında oyuna hayran seyirciler... Seyirciye öyle mi davranılırdı? Sen kimsin? Onlar olmadan sen yoksun ki! Kerim olsa öyle mi davranırdı!
Daha fazla dayanamadı Kerim. Yine koşar adım mahalleye doğru yollandı. Eve gitti. Annesi yemeğini hazırlayıp yatmıştı yine. Çok acı güldü Kerim yemeği görünce. Salona gitti. Dolabın çekmesini açtı. Babasının beylik tabancasını gördü. Geri kapattı çekmeceyi. Fakat Kerim’in kalbi çok kırıktı. Hali hazırda alkol. Çekmeceyi tekrar açıp aldı tabancayı. Annesinin hazırladığı yemeğe bir daha bakıp çıktı evden.
Bu sefer elinde tabanca koşuyordu Kerim. Fazla koşmasına gerek yoktu. İki dakika sonra durdu. Tabancaya bir daha baktı. Son kez belki. Merdivenleri çıktı. Kapıyı çaldı. Biraz sonra evin ışıkları yandı. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Kapıyı Meliha’nın abisi açtı. Meliha’nın abisi daha n’olduğunu anlayamadan mahallede üç el silah sesi duyuldu. Yere yığılan Meliha’nın abisine hiç bakmadan ağır ağır indi merdivenleri. Artık hiç acelesi yoktu Kerim’in.
Oyundaki tek cümlesini bağıra bağıra yürümeye devam etti.
Yazının İlk Bölümü İçin Tıklayınız.
Yazan:
Onur SARIGÜL
17.07.2008 |